Umumum nazarına arzedilecek bir eserde (makale,fıkra,hikaye,roman,şiir) bazı hususlara özel ihtimam göstermek gerekir. Bu hususlara riayet eserin yayılması, geniş kitlelere ulaşarak tesirini icra etmesi için elzemdir.
Bu hususları şöyle sıralamak mümkün:
· Hitap edilecek kesim
· Konu
· Üslup
Sırayla kısaca temas edecek olursak:
Hitap edilecek kesimin belirlenmesi kullanılacak üslubu ve dili rahat seçmemizi sağlar. Eğer hedefimiz mensubu olduğumuz bir topluluk veya konuya ilgisini umduğumuz bir geniş kesim ise dil ve uslup konusunda kendimizi zorlamamız gerekmez. Bu durum hem kolaylıktır; çünkü tanıdığımız ve kırmızı çizgileri belli bir çerçevede dolaşmamızı sağlar; hem de konu, uslüp ve dil tekrarı oluşturacağından zorluktur. Zaman içinde yazıların, ülfetten gelen bir bıkkınlıkla ilgi görmemesini netice verir.
Konunun seçimi hitap edilecek kesimin belirlenmesinden sonradır. Dini konulara ilgi duyan veya hamasi yazılardan hikayelerden hoşlanan bir topluluk için yaşadıklarımızdan veya anlatılanlardan bir hikaye yazmak ilgi çeker. Eğer daha geniş kitlelere hitap edeceksek herkesi ilgilendiren mesela aşk, dünyanın sonu, zenginlik ve rahat yaşama,her düğümü çözdükçe başka bir düğümün sağlamlaştığı veya yeni bir düğümün ortaya çıktığı esrarlı hayatlar, egzotik yerler vesaire... konu olarak seçilmesi gerekir.
Konu seçiminin ardından üslup devreye girer. Eserimiz bir nasihat kitabı mı olmalı? Doğrudan okuyucuya hitap eden dostluk havasında mı yazılmalı? Yazıya “bak ey dostum” diye mi başlamalı? Başlık yazının içeriğini ele vermeli mi? Kısa cümleler mi kurulmalı yoksa konuya göre ağır tumturaklı cümlerler mi tercih edilmeli? Hangi kelimeler tercih edilmeli? Eski dediğimiz kelimelerle, terkiplerle dolu cümleler mi kurmalıyız yoksa toplumun artık kabul ederek yaşattığı kelimelere de yer veren cümleler mi? Bu soruların cevapları üslubumuzu şekillendirir. Üslubumuzun hitap edeceğimiz kesimi de az çok belirleyeceğini unutmamamız lazım.
Günümüz insanının kendi içinde bulunduğumuz cemiyet ve cemaat dahil nasihatten hoşlanmadığı malumdur. Evde, sokakta, televizyonda ve internette ilgi çekecek ve insanı bir zaafından yakalayacak dünya kadar mesele varken insanların nasihat dinlemeye döneceklerini umut etmek fazla iyimser olmak demektir. Elbette nasihate ihtiyaç duyan ve bunun farkında olan insanlar vardır ama kıyas ettiğimizde çok az bir yüzdelik dilimde yer alırlar. Kendisi bir davanın iflah olmaz delisi olduğu halde çocuklarına bunu sevdirememiş ve hatta düşman etme seviyesine getirmiş babaların en büyük hatasıdır nasihati bir metod olarak benimsemek. Dolayısıyla kitaplarımızın satılmadığından veya -daha hakkaniyetli bir ifadeyle - okunmadığından dem vurduğumuzda neden ilgilerini çekmediği sorusunu sormamız lazım.
Bir roman düşünün ki, aşkın kuşatılıcığından , insanı içine çeken bir gerilimden, arkası sürekli merak edilen esrarlı kapılardan, acıyı kutsallaştıran bir yiğitlikten uzaktır; kim okumak ister? Kim birbirinin aynı cümleler, birbirine benzer kahramanlar okumak onlarla kendini özdeşleştirmek ister? Kim “Senin yerine ben düşünüyorum sen dediklerimi yaşamaya bak!” diye direten birini dinlemeye devam eder? Hele kim “Sen her daim nasihate muhtaçsın; ben olmasam Allah bilir nasıl olurdun?!” üslubuyla kendine hitap edeni hoş görebilir?
Ve tersini düşünelim: Kim, “Evine aldığın gazeteye dikkat et!”, “Seyrettiğin televizyon sana uygun mu?” , “Kıyafetlerin hoş değil kendine uygun olanı giy!” yollu nasihatler yerine “Eğer bir gün Efendimiz(SAV) evinize misafir olsaydı...” diye başlayan ve insanı bir anda o anın içine çeken, gerilimi ile herşeyini gözden geçirmeye sebep olan bir yazıyı bir solukta okumaz?
Nasihat önce kişinin nefsinedir. Nefsine nasihat edeni başkaları da dinler. Doğrudan yapılan her nasihat nefsin mırmırlarının artmasına ve hemen savunma mekanizmasının devreye girmesine sebebiyet verir. İnsanlar telkinle yaşamaya o kadar kapalıdırlar ki, şeytanın en büyük hilesini, varlığını ve telkinlerini inkar ettirme üzerine kurmuştur.
Okuduğunuzda tehlikeli olduğuna karar verdiğiniz bir kitabı en yakınlarınızdan başlayarak uzak tutmaya başlarsınız. Sizin yaptığınız kitabı okutmama uygulamasına sizin yazdıklarınız da maruz kalır. Sizin ab-ı hayat saydığınız hususları, başkaları birer tehlike olarak görür. Bunu aşmanın yolu her insanın rahatlıkla okuyacağı ve okutacağı şekilde yazmaktır. Temel meselerimiz -ki bunlara nass diyoruz- haricinde farklı bakış açılarını meşru dairede dile getiremeyeceğimiz hiç bir mesele olmamalı. Çünkü biz meşru dairenin keyfe kafi olduğunu biliyoruz ve ötesinde bizzat yaşıyoruz. Hayatımızın bu çerçevede bir Cennet hayatına döndüğü de malumdur. İnancını yaşayan insanların dünya zevklerinden mahrum, bedii sanatlardan ve hayatın güzelliklerinden bihaber insanlar olduğu anlayışını değiştirmek meşru dairenin güzelliklerinin en tatlı şekilde takdimi ile mümkün olacaktır.
Tabii ki ilk adım yazmaya karar vermektir. Bu ayrı bir yazı konusudur.
Yazıyı bize gönderen Sayın Mehmet KARADAYI abimize teşekkür ediyoruz.(BEZGE REHBERİ)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder